20 Aralık 2010 Pazartesi

Hiroşima


GAZETECİ.  O Sabahki olayları anlatabilir misiniz?

TOMOYASU. Evden kızım Masako’yla çıkmıştım. İşe gidecekti. Ben de bir arkadaşıma uğrayacaktım. Hava saldırısı alarmı başladı. Masako’ya eve gidiyorum, dedim. “Büroya gideceğim,” dedi. Market alışverişimi yaptım ve eve dönüp alarmın kalkmasını bekledim.

Yatağı katlayıp kaldırdım. Dolabı düzenledim. Islak bir bezle pencereleri sildim. Bir parlama oldu. İlk önce bir fotoğraf makinesinin flaşı sandım. Şimdi çok aptalca geliyor. Gözlerimi kamaştırdı. Aklım çıktı. Pencereden üzerime cam yağıyordu. Ses, annemin beni susturmak istediğinde çıkardığı sese benziyordu.

Kendime geldiğimde ayakta olmadığımı fark mettim. Başka bir odaya savrulmuştum. Bez hala elimdeydi ama artık ıslak değildi. Tek düşüncem kızımı bulmaktı. Pencereden baktım ve komşularımdan birinin neredeyse çırılçıplak ayakta durduğunu gördüm. Derisi soyuluyordu. Parmak uçlarından aşağı sallanıyordu derleri. Ne olduğunu sordum. Yanıt veremeyecek denli bitkindi. Etrafına bakıyordu, ailesini aradığını düşündüm. Gitmeliyim diye düşündüm, Masako’yu bulmalıyım.

Ayakkabılarımı giydim ve hava baskını şapkamı aldım. Tren istasyonuna gittim. Bir sürü insan bana doğru yürüyor, şehirden uzaklaşıyordu. Burnuma ızgara kalamara benzer bir koku geldi. Şoktaydım herhalde çünkü insanlar gözüme kıyıya vurmuş kalamarlar gibi görünüyordu.

Genç bir kızın bana doğru geldiğini gördüm. Derisi eriyordu. Balmumu gibi. Mırıldanıyordu. “Anne.  Su.  Anne. Su.” Masako olabileceğini düşündüm. Ama değildi. Su vermedim ona. Üzgünüm ama veremedim. Masako’mu bulaya çalışıyordum.

Hiroşima istasyonuna kadar koştum. İnsanlarla doluydu. Bazıları ölmüştü. Birçoğu yerde yatıyordu. Annelerine sesleniyor su istiyorlardı. Tokiva Köprüsü’ne gittim. Kızımın bürosuna varmak için köprüyü geçmem gerekiyordu.

GAZETECİ. Mantar şekilli bulutu gördünüz mü?

TOMOYASU. Hayır, bulutu görmedim.

GAZETECİ. Mantar şekilli bulutu görmediniz mi?

TOMOYASU. Görmedim. Masako’u bulmaya çalışıyordum.

GAZETECİ. Ama bulut şehri kaplamıştı?

TOMOYASU. Onu bulmaya çalışıyordum. Köprüyü geçemeyeceğimi söylediler. Eve dönmüştür belki dedim, geri döndüm. Gökten kara yağmur yağmaya başladığında Nikitsu Tapınağı’ndan geçiyordum. Nedir, bu diye düşündüm.

GAZETECİ. Kara yağmuru tarif edebilir misiniz?

TOMOYASU. Evde bekledim onu. Cam kalmamış olmasına rağmen pencereleri açtım. Bütün gece uyumadan bekledim. Ama gelmedi. Sabah 6.30 sularında Bay İşido geldi. Kızı, kızımla aynı büroda çalışıyordu. Masako’nun evi neresi diye bağırıyordu. Dışarı koştum. “Burası! Burası!” diye bağırdım. Bay İşido yanıma geldi.”Çabuk! Giysi alın, gidelim. Kızınız Oto Nehri’nin kıyısında,” dedi.

Koşabildiğimce hızlı koştum. Koşabileceğimden de hızlı koştum. Tokiva Köprüsü’ne vardığımda yerde askerler yatıyordu. Hiroşima İstasyonu çevresinde yerlerde yatan başka ölüler gördüm. Yedisi sabahı, altısı sabahından daha fazla ölü vardı. Irmağın kıyısına vardığımda kim, kimdir ayırt edemedim.  Masako’yu aradım. Birinin “Anne!” diye bağırdığını duydun. Sesini tanıdım. Feci durumdaydı. Ve hala rüyalarıma o haliyle giriyor. “Geciktin,” dedi.

Özür diledim. “Elimden geldiğince çabuk geldim,” dedim.

Başka kimsemiz yoktu. Ne yapacağımı bilemedim. Hemşire değildim. Yaralarından kurtçuklar çıkıyor ve sarı, yapışkan bir sıvı geliyordu. Her yanından kurtçuklar çıkıyordu. Onları silip atamazdım çünkü o zaman deriyi ve kası kaldırmış oluyordum. Teker teker toplamam gerekiyordu. Ne yaptığımı sordu. “Ah Masako,” dedim, “hiç”. Kafa salladı. Dokuz saat sonra öldü.

GAZETECİ.  Hep kollarınızda mı tuttunuz onu?

TOMOYASU.  Evet, kollarımda tuttum. “Ölmek istemiyorum,” dedi. “Ölmeyeceksin,”  dedim. “Eve gitmeden ölmek istemiyorum,” dedi.  Ama acı çekiyordu ve “Anne,”  diyerek ağlıyordu.

GAZETECİ.Bunları anlatmak zor olmalı.

TOMOYASU. Kuruluşunuzun savaş anılarını topladığını duyunca gelmem gerektiğini düşündüm. Kızım, kollarımda “Ölmek istemiyorum,” diyerek öldü. Ölümü böyleydi işte. Askerlerin hangi üniformayı giydiği önemli değil. Eğer herkes benim gördüğümü görseydi bir daha asla savaş çıkmazdı.

“J. Safran Foer – Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın” kitabından…

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın, çok özgün bir eser.Savaşın ve terörün iğrençliğini, 9 yaşında, babasını 11 Eylül saldırısında kaybeden bir çocuğun gözünden anlatıyor. Yazar değişik bir uslüp kullanmış romanında, fotoğraflarla, imgelerle desteklemiş eserini..Okumanızı tavsiye ederim.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Zihniyet Farkı

Aleksandros Grigoropulos, Alexi yani, iki yıl önce 6 Aralıkta Yunan polisi tarafından öldürüldü. Alexi,Yunanista'da ki ilk polis kurbanı değildi ama en genciydi. 16 yaşındaydı sadece. Ne mi oldu, bütün Yunanistan ayağa kaltı, bütün ülkede eylemler yapıldı. Eylemler 9 gün sürdü, bütün Yunanistan'da adalarında, yapanları bin pişman ettiler. Yaktılar yıktılar ve devlet şiddetine, polis devletine gereken cevabı onların uslübuyla verdiler.

Peki bizde durum ne?

Hamileyim vurmayın diyen bir öğrencinin çocuğu, polis tekmeleriyle katlediliyor. Olayın vahşeti tartışılacağı yerde, yetkili ağızlar, "Hamileyse orada ne işi var" diyorlar. Yalaka gazeteciler aynı ağızlarla suçluyorlar öğrencileri.

Hatta bazı hükümet yetkilileri işi daha da ileri götürüp öğrencilerin Ergenekon destekli militanlar olduğunu söyleyecek kadar saçmalayabiliyorlar(Not: Ergenekon davası 3 yıldır devam etmekte olduğundan,böyle bir örgütün varlığı ispat edilmemiş olup,kimse de sonucu belli olmayan bu davadan hüküm giymemiş durumda).Hatta bazı öğrenciler aynı montları giyiyormuş(mont siyasi simge oldu maşallah(!)) diyerek eylem yapmayı meslek edinen öğrenciler var diyecek kadar da uçuyorlar.


Yani bu ülkede polis, istediği gibi öğrenciyi, işçiyi yani halkı dövecek, insan dışı bir şiddet uygulayacak ve biz bunun yanlışlığını tartışacağımız yerde, anayasal bir hak olan eylem-gösteri yapma haklarını kullanan öğrencileri, sanki onlar birer kukla ve yönlendirilecek kadar salak insanlarmış gibi gösterip,üstüne bunlar zaten örgüt bağlantılı diye hiçbir sabıka kaydı çıkmayan bu öğrencilere bok atacağız.Kimsede sesini çıkarmıyacak.

Kusura bakmayın ama bizden bir bok olmaz.

Sizden ricam, Aleksandros Grigoropulos olayını ve Yunan halkının buna nasıl cevap verdiğini biraz araştırın lütfen.. Son olarak Alexi'nin cenazesinde dağıtılan bildiri;

"unuttunuz
bizi desteklemenizi bekliyorduk,
bir defa da olsa,sizin bizi gururlandırmanızı bekliyorduk
boşuna
yalancı hayat yaşıyorsunuz,boynunuzu eğdiniz,
donunuzu indirdiniz ve öleceğiniz günü bekliyorsunuz
hayaliniz yok,sevdalanmıyorsunuz,
yaratmıyorsunuz
yalnız satıp alıyorsunuz.
her yerde maddiyat
sevgi hiçbir yerde-hiçbiryerde gerçek
anababalar nerede? sanatçılar nerede?
neden dışarı çıkıp bizi korumuyorlar?
bizi öldürüyorlar
yardim edin

çocuklar"


09.12.2010